İksir Dergi
Yalanın Kılıcı ve Hakikatin Kalkanı

O gün gelmişti: kılıçlarla kalkanların çarpışacağı büyük gün. Bu düelloyu yıllardır bekliyordum. Kazananın, Antik Çağ’ın tarihlerine adını altın harflerle kazıyacağı söyleniyordu. En güzel elbisemi giyip, tarafımı temsil eden büyük bayrağı omzuma attım ve kalabalıkla birlikte arenaya doğru yürüdüm. Yollarda herkes kendi tarafının bestelerini haykırıyordu.
Arenaya vardığımda taraftarlara göz gezdirdim. Herkes slogan atıyor, güç gösterisi yapıyordu. Yalnızca kendi tarafıma ayrılmış bölgeye geçerken karşı taraftakilere baktıkça içim bulanıyordu. Bizim taraf da agresifti ama “makul agresiflik” diyelim. Herkes savaşçılara besteler yazmış, “en destekleyici taraftar” rolüne bürünmüştü. Ben de bayrağımla beraber o role girdim. Arenanın ortasında birazdan savaşın başlamasını bildiren tok bir ses yükseldi:
“Değerli halkımız! Az sonra Yalan’ın Kılıcı ve Hakikatin Kalkanı’nın devasa savaşına tanıklık edeceksiniz! Bu tarihi ana şahitlik etme fırsatını bize sunan kralımıza şükranlarımızı sunuyoruz! Çok yaşa kralımız!”
Kısa bir sessizlik oldu, sonra gürültü iki katına çıktı.
Savaşçılar aynı kapıdan çıkıp kralı selamlamaya geldiğinde bir şey fark ettim: Yalan, kralı canı gönülden selamlıyordu; Hakikat ise zoraki bir hareketle yetiniyordu. Bu saygısızlığı yalnızca ben fark etmiş olmalıyım, çünkü Hakikat’in taraftarları destekten vazgeçmiyordu. Yeminler edildi, savaşçılar konumlandı ve düello başladı.
Kulaklarım isyan ediyordu. Bağırıyordum ama sesim kalabalığın içinde kayboluyordu. Yalan, kılıcını çekip Hakikat’in kalkanına sert bir darbe indirdi. Arenanın ortasında konuşan anlatıcı, sözde tarafsız olan, kör bir soyluya düelloyu aktarıyordu:
“Yalanın kılıcından Hakikatin kalkanına bir darbe daha! Hakikatin nasıl hâlâ ayakta kaldığını anlamıyorum.”
Demek o da bizim taraftaydı. Tarafsız olması gerekmiyor muydu? Neyse… Düşünmek yerine savaşı izlemeliydim.
Saatler geçtikçe savaşçılar arasında konuşmalar yükselmeye başladı ve arenanın her yerinde yankılanır oldu:
— “Namı kulak kabartan Hakikat’e bak sen! Yalanın gölgesinde boğuluyor.”
— “Varlığın insanları öldürüyor, bulandırıyor. Yok olmalısın.”
— “Komiksin Hakikat! Beni kim yarattı sanıyorsun? Seni yaratan neyse o!”
— “Yaratılmak demek ölümsüz olmak değildir. İnsanlığın başından beri savaş halindeyiz, sonuna kadar da savaşacağız.”
— “Peki söyle kardeşim, benden farkın ne? Senin doğruların beni incitirken benim doğrularımın seni incitmeyeceğini kim söyledi?”
— “Ölmek bir son değildir Yalan. Birçok doğrunun doğumudur.”
— “O hâlde öl! Öl ki yeni doğrular doğsun.”
— “Amacını tamamlamadan ölen ruh, hiç yaşamamıştır.”
— “Çok şey istiyorsun Hakikat.”
— “Benim isteklerim olmaz kardeşim, sadece görevlerim olur. Senin aksine kendimle de savaşırım.”
— “İnsanlar için yaşıyoruz, onlar bizim için ölmüyor bile.”
— “Beni destekleyen tek kişi kalsa bile ben bu yolda ölmeye hazırım!”
Taraftarlar delirircesine bağırıyordu; kimin sesi kime ulaşıyor belli değildi. Sanki savaş kılıçlarla değil, kelimelerle yapılıyordu. Bu konuşmaların ardından düşüncelerim bıçakla oyulmuş gibi hissettim. Bayrağımdan, sloganımdan utandım.
Arenanın ortasında kum yükseliyor, savaşçılar görünmez oluyordu. O anda orayı terk etmek istedim. Hakikatin kalkanı olmak istedim. Yalan’ın her darbesini sanki kalkansız bedenimde hissediyordum. Çılgınca bağıran kalabalığın arasından çıkmaya çalıştım; boğulmuş, derisi değişmiş bir yılan gibi hissediyordum. Sabah omuzlarımda yükselttiğim bayrak, omuzlarım çekilince yere düşmüştü.
“Başkalarının omuzlarıyla yükselen, kendi alçaklığıyla düşer.”
Arenadan dışarı adım atınca derin bir nefes aldım. Ama gökyüzü sabahki gibi masmavi değildi; griye çalan bir ağırlık çökmüştü. Bitkiler solmuş gibiydi. Tabiat bana kızgındı sanki.
Eve döndüğümde ise dehşet verici bir manzara vardı: duvarlar çökmüş, çatı yerle bir olmuştu. Komşularım çevremde toplanmış, şaşkınlıkla bana bakıyordu. Öfkelenmek istedim ama içimde güç yoktu. Çevredeki evler ayaktaydı; güçsüz ama sağlam. Benim evim ise benimle birlikte yıkılmıştı.
Yuva isteğim, geleceğe dair hayallerim, aidiyet duygum… hepsi molozların altındaydı.
Şimdi bir ormandayım. Doğayla aramı düzeltmeye çalışıyorum. Bir ağacın altında dinleniyorum. Belki doğa da benimle dinleniyordur. Renkler geri dönmeye çalışıyor, soluklar usulca çekiliyor. İnsan görmek istemiyorum. Ayna bile görmek istemiyorum.
Aklımda ise tek bir soru dolaşıyor:
Düelloyu kim kazandı?